Zifiri bir mağaranın tavanına yapışan yarasa yaşamındadır bu yürek… Umut ışıkları istemem, korkarım, ölürüm. Kuşun ötüşüne, erguvan rengine, sahili okşayan nazlı sabah dalgalarına, ekmeye, suya, sevgiye her şeye küskünüm. Umursamaz, hedefsiz, yorgun bir hayatın finalini yaşar gibiyim. Hayat jübilesi maçını yapacağım ve gideceğim. Öyle hissediyorum. Yaşama beni bağlayacak çınar köklerim kurudu. Ellerim, kalmakla-gitmek arasında çırpınmaktan yoruldu; kendimi bırakmak istiyorum ebediyetin suyuna…
Bu yüreğin derin fay hatları vardır. Erzincan depremi, Marmara depremi gibi acılarım vardır. Kimse yok mu, çaresizliğinde yalnızlık ve efkar enkazının altında tüketilen sevdasız sigaraların küllerinde boğulurum. Karanlık umutların tükenişlerindeyim, kaybedilen canların korkularındayım. Bazen sevdayı, çölde kalan dudağın suya kavuşması kadar özlediğim mutluluğa ağlarım. Nisan yağmuruyla yıkanan kırmızı güller gibi, dikenlerime yanarım.
Çıkmam mağaramdan, namluyu dayasan da başıma çıkmam. Çıkarsam fay hattım kırılır. Beni kurtarın anne, çaresizliğinde ölürüm. Bakamam erguvan renkli sevdaya düşen yaşam ışığına… Bu gözlerin yaşam umudu, Akşehir gölü gibi tükendi. Ey sevgili, güzelsin de güzelliğini görecek bu yürekte göz mü kaldı?
El uzatsan, boyun büksen, gel diye yalvarsan, sana gelecek ayaklarım, dokunacak ellerim yalnızlık kelepçesinde çürüdü, gelemem, dokunamam.
Gel desem gelecek misin? Hayır. Gelseydin, çoktan gelirdin. İnsan be gözüm yaşadığım bunca acıya, yalnızlık işkencesine, gariban gözyaşına, yıkıntıya dayanabilir mi? Sen dayandın, inat ettin ve gelmedin. Hitlerin askerleri gibi acımasızdın. İsrail askerleri gibi Filistin bebeklere kurşun sıkacak kadar vicdansızdın. İyi ki gelmedin. Sana verecek bir susam tanesi sevincim yoktu. Yüreğimim mutluluk susamlarını, kıskanç kumrular çaldı.
Elbet mahpusluğun bir sonu vardır. Damda pişmanlıktan, hasretten çürüyeceksin ya da beyaz gömleği giyeceksin. Sensizlik mahpusluğunun yok bir cezası gözüm! Ne öldürüyor ne de yaşatıyor. Sensizlik adamı, bir şerefsiz gibi süründürüyor. Taş düşürmek gibi sancılarla, hüzünlü akşamlarda işkencedesin.
Bir yıl daha yaşlandım. 31 yıl önce elektriğin olmadığı bir köyde, beni güldürmeyen dünyaya, her insan gibi ağlayarak geldim. Ayakların çıplak, kıçımda şeker çuvalından dikilen yamalı bir don, elinde mısır ekmeği… Ulan sen zaten bu dünyaya 1–0 yenik mağlubiyetle merhaba dedin. Şimdi ne ağlarsın. Hayat sana romanından garibanlık, ezilme, horlanma rolünü verdi. Oynayacaksın. Hayat romanını yeniden yazamasın ki, sırtındaki semeri atamazsın ki! Ama bu hayatın namuslu eşeği olmaktan onur duyuyorum. Hayatta eşek kadar onurlu yaşayamayanlar da var; onurlu yaşadıklarını zannederek…
Belki mutsuzum, sevgili sen olmadığın için efkârdan belki ağlıyorum, ama yediğim ekmeğin helal olduğunu biliyorum. Tamam, sen olmayınca ekmeği, mutluluğa banayıp yiyemiyorum.
İşte bu yalnızlık, eroin gibi bağımlı yapar adamı… Bir Kutlu Doğum gecesinin armağanı olsan da bu yüreğe, gülü koklayamam. Elimi uzatsam güle, yüreğim kanar. Çıkamam yalnızlık mağaralarımdan, fay hattım kırılır. Artık hüzün enkazlarını kaldıracak sabrım, cesaretim yok.
Biliyorum, sen benim bu çirkinliğimi, basitliğimi sevmezsin, sevmedin.
Allah senden razı olsun!
|