Memleket türküleriyle, yalnızlığın iflas olmaz acılarını çaresizliklerimden damıtıyorum. Nemli bir gece gülüm, yine sana can çekişiyorum. Bunalımların denizinde battıkça batıyorum. Memleketimin Kalenema Vadisi’ndeki kara lastikli, Akçaabat pazarından giyinen çocuğun gülüşünü özlüyorum. El değmemiş Kaçkar’ın toprağında nazlı nazlı sevgiye gülümseyen kardelenler gibi, sevgili aşkları özlüyorum.
Nemli Antalya gecesinde ruhumdaki kirlenmiş, günaha çalınmış hayatı yakmak istiyorum. Çam ağacım, sedirim, orman gülüm, börtü-böceğim değil, bu can, bu kirli, affedilmez hayat yansın.
Ulan yalnızlık bırak yakamı, en güzelimi, gençliğimi sana vermedim mi? Sen, şerefsiz yalnızlık mutlu olacaksın diye, güneşin sabahından, gülün uyanışından, portakal kokusundan, nisan yağmurunun erik çiçeğine düşen damlasından kaçmadım mı?
O memleket kokulu sevdalar giderken yüreğe, sevdaya, umuda binlerce kilit vurmadım mı?
Al şu günahlarını, git çıkmazlarımdan…
Orman yangını sonrası gibidir bu yürek…
Ne kuş sesi, ne çiçek kokusu…
Yağmalanmış, yangına verilmiş sevda ovası. Ayrılık anazı tüter, portakal çiçeği yaşamlara hasret duygularda…
Yoruldum, korkuyorum. Gülüm, bilmiyorum dağlar beni çağırıyor. Bozkır rengi dağların dinginliğinde günahlarımı yıkamak istiyorum.
Kalenema Vadisi’nin mısır püskülünden sigara tüttüren çocuğun, yarım yamalak hatıraları ile su tutmaz hayat barajını tıkıyorum. Nereye kadar? Bilmiyorum.
Geceyi dinliyorum, isyan bülbülleri dile geliyor. Susuyorum. Ulan be hayat senden korkmuyorum! Ölümse varım ölüme… Başka bir felaketin var mı? Çıkar boynumdaki urganı, süründürme umutları… Gel erkekçe kavga edelim seninle. Kirli çamaşırları ortaya dökelim. Ama ne olur, sonu olmayan, beynine dayanmış bir namlu ucunda gülümü beklemek istemiyorum. Bu dünyaya geldiğimde nasıl koparıldıysam anamdam, zamanı geldiğinde yüreğin canı koparılmayacak mı? Bırak yakamı, haykırayım aldanmışlıklara, günahlarıma, kaybettiğim değerlere, canlara…
Yıllarca süründürdüğünbedende et kalmadı; kemiklerim bile kireç taşı gibi erimeye başladı.
Ama gülüm, olsaydın sen anaç yüreğinle, fırından çıkan ekmeğin kokusuyla gülüm, günaha düşer miydim? Gülüm, çocuğumu koklayacak yaşta, çocuklardan nefret ediyorum. Vefasız gülüm, bülbülüne küsen gülüm, sen giderken şefkatimi, vefamı, özlemimi, sevmemi, azmimi de götürdün.
Gülüm, Kalenema Vadisi’nin hırçın kartalı, böyle kirlenmiş, Beyoğlu arka sokakları gibi bir yaşamı hiç hak etmemişti. Yüzüne tüküreyim.
Şimdi sürün yalnızlıklarda… Sapasağlam olsan da yatalak gibi kimsesiz bir adam gibi kirli bir evde kapısı çalınmayan, şansa hayatta kalan bir yaşamdasın. Canında çaresizliğin, neden sorusunun kızgın demir yanması…
Neşteri verseler eline, böğründeki o çaresizliği kesip köpeklere atacaksın, öyle öfke dolusun.
Gülüm, bu nemli akşamda olmayan sevgilim sana böyle seslenmek istiyorum. Soğanın cücüğünü, kuru ekmeği yediğim meteliksiz günlerde de huzursuzdum, mutsuzdum gülüm.
Şimdi cüzdanımın biraz para gördüğü günlerdeyim. Daha beter yalnızım, daha beter hayata küskünüm. Para, seni bana getirmedi mısır püskülü kadınım. Para, dostluğu, vefayı da sokağıma getirmedi. Yine çıkarlar, dünleri unutanlar, oturduğu koltuğun emanetini anlayamayanlar yine kavga ediyor. Ulan, mal, mülk sizin olsun, dünyada, makamda!
Bana sevgi yeter.
Bana, soğanın cücüğü, kuru ekmek, ney sesi tadında ilahi bir aşk gerek…
|